DENİZLİ’DE GÜVERCİN YETİŞTİRİCİLİĞİNİN TARİHİ ve DENİZLİ DOLAPÇILARINDA GÖRÜLMEYEN 9 KUSURLU HAREKETİN KÖKENİ ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA (2)Şimdi Avrupa’da geliştirilen ve ıslah edilen ırklara gelelim. İsterseniz bu konuyu sorulu cevaplı işlemeye çalışalım.
- Denizli’den Avrupa’ya ve Balkanlara Dolapçı gitmiş midir?Evet gitmiştir. Türklerin Anadolu’ya girişi ve ilerleyişi ile birlikte güvercinlerin yer değiştirdiği bilinmektedir. Bilindiği gibi Türklerin Anadolu’ya girişlerinde 1071 yılı milat kabul edilir. Bu Tarihten sonra Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemeler olmuştur. İlgili tarihlerdeki Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları haritaları incelendiğinde Denizli hep en uçta Türklerin dışa açılan kapısı olmuştur. O tarihlerde İpek yolunun da Denizli’den geçmesi dolayısıyla çok önem verilmiştir.
Denizli adı Denizli şehri, ilk defa bugün şehrin 6 km. kuzeyinde, Eskihisar Köyü civarında kurulmuştur. Bu şehir M.Ö. 261 - 245 yılları arasında, Suriye Kralı II. Antiokhos tarafından kurulmuştur. II. Antiokhos kente karısı Laodike'nin adını vermiştir. Laodike'nin kenti anlamına gelen "Laodikeia" adını alan kent, M. S. 7. yüzyılda büyük bir depremle yıkılınca, kent bugünkü Kaleiçi mevkiine taşınmıştır. Türkler Denizli havalisini zaptettikten sonra, kenti "Ladik" adıyla anmışlardır. (Bkz:
http://www.pamukkale.edu.tr/laodikeia Laodikeia Kazıları)
Denizli adına, tarihi kaynaklarda başka başka isimler olarak rastlamaktayız. Selçuklu kayıtları ve Denizli mahkemesi seciye sicilleri Ladik ismini vermektedir.
Laodikya şehrinin sürekli harpler ve depremlerle yıkılması üzerine halk, Laodikya’nın bağ ve bahçelerinin bulunduğu, bugünkü Denizli’ye gelip yerleşmiştir. Türkler Laodikya adını kısaltarak “Ladik” şekline sokmuşlar, bu şehirde kurulan beyliğin ismini de “Ladik” olarak kullanmışlardır.
Ayrıca Selçukluların güvercin ıslah ve geliştirme sahasındaki gelişmişliği de bence ayrı bir araştırma konusu olmalıdır. Çünkü Selçukluların hüküm sürdüğü tüm her merkezde nerdeyse ayrı bir ırk yetiştirilmiştir. Bu konuda Denizli’de kendine has 4 adet ırka rastlamaktayız. Bu veri diğer illerimizdeki yetiştiriciler tarafından da çoğaltılabilir.
Denizli ve yöresine Konya üzerinden gelen Türk obaları Acıpayam ve üzerinden gelmiştir. Denizli fethedilmeden evvel Acıpayam ovasında 200.000 (iki yüz bin) çadır yani yaklaşık 1 milyon Selçuklu Türkü bulunduğu belirtilmektedir.
İlk olarak Denizli Kalesi Abdullah oğlu Karasungur tarafından yaptırılmıştır. Ayrıca bu devrede birçok camii, han ve çeşme de inşa edilmiştir.
Denizli fethedildikten sonra 1254 yılında Akhan Kervansarayı inşa edilmiştir. Bu kervansaray’da bizim dikkatimizi çeken en önemli unsur kervansarayın giriş portalındaki güvercin figürü olmuştur. Çünkü “Anadolu Selçukluları ve Selçuklular kervansaraylarında en önemli figür olarak hep vahşi hayvanları amblem olarak kullanmışlardı. Özellikle bunlardan çift başlı kartal bilinenlerindendir. Ancak Denizli Akhan Kervansarayında kullanılan figür hiçbir kervansaray’da ana figür olarak kullanılmayan güvercin figürüdür.” İşte bu gerçek Anadolu Selçuklularının Denizli’de güvercin kültürüne verdiği önemi göstermektedir. Ve 1254 yılından beri Denizli’de güvercin yetiştiriciliğinin olduğunu dosta düşmana haykırmaktadır.
13.yüzyıl baslarında Denizli ve havalisi yeni göçlerle "Uç Bölgesi" olarak önceden gelenlerle birlikte yoğun bir Türk Topluluğu meydana getirdiler. Buradaki Türkmenler Rum diyarını fetheden Türk soyundan çokluk bir kavimdir. Bu Türkmenler uç bolgesinde kona göce yasarlar ve bati sınırlarını muhafaza ederlerdi.
Bugün; Türkiye, Balkanlar, Âzerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu. Oğuzlara, Türkmenler de denir. İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler, hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar; Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın; Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepnî, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adlarına çok rastlanmaktadır. Denizli’de ise bu yirmi dört oğuz boyundan yirmi birine ait işaret ve yer adlarına rastlanmaktadır.
Orta Asya'dan gelip Anadolu'ya yerleşen Türkler, Osmanlı Beyliği zamanında Çanakkale Boğazı'nı geçerek Balkanlar'a ayak basmış, 1389 yılında Kosova’nın fethi ile birlikte Balkanlara geçiş ve yerleşme hızlanmıştır. 1526 yılında kazanılan Mohaç zaferi ile Balkanlar'da kesin ve mutlak Türk egemenliği başlamıştır. Anadolu'dan seçme aileler Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya, Eski Yugoslavya ve Romanya'ya yerleştirilmiştir. Burada seçme aileler kelimeleri çok önemlidir. Çünkü ecdad buralara göndereceği ailelerin iş güç sahibi, hayvancılıktan, tarımdan anlayan meslek sahibi aileler olmalarına dikkat etmiş ve gidenlerin oralarda yurt tutmalarını istemiştir. Gidenlerde oralara besledikleri hayvanları dahil tüm varlıklarını götürmüşlerdir. Gidenlerin arasında güvercinlerde vardır. Oralrda bu güvercinler Anadolu’da yetiştirildikleri şekil ve isimlerle yetiştirilmeye devam edilmiştir.
19.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun zayıflamaya başlaması ile Balkanların yavaş yavaş yitirilmesi ve 1830 yılında Yunanistan'ın, 1878 Berlin Antlaşması ile Sırbistan, Romanya ve Karadağ'ın bağımsızlığının kabulü, 1909 yılında yapılan Petersburg Anlaşması ile Bulgaristan'ın, 1911-12 Balkan Savaşı esnasında Arnavutluk'un bağımsızlığını kazanması sonucu Balkanlar Türk hakimiyetinden çıkmıştır.
Halen Balkanlarda Güvercin yetiştiricilerin birçoğu türktür ve türk isimleri ile kuşlar anılmaktadır. Bu arada Denizli’ye has isimlendirmelerin oralarda kullanılıyor olması bile Denizli’den Dolapçının balkanlara gittiğini göstermektedir. Örneğin Denizli’de bizim altınbaş dediğimiz renk düzenine en yakın illerde (Burdur ve Isparta) kefçil denmektedir. Ancak Balkanlarda ise altınbaş olarak kullanılmaktadır. Bu konuda daha öncede çok yazıldı. Ancak isteyenler
http://www.pristine.dolapci.com sitesini ziyaret edebilirler. Bu sitede daha birçok renklendirme isimlerini bulabilirler.
Bu konuda Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erman Artun’un makalesinde açıkladığı hususların açıklayıcı olacağına inanıyorum. (
http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/6.php)
Osmanlıların Balkanlara yerleşmeleri üç şekilde olmuştur. 1. İlk fetihler sırasında Anadolu’daki yakın bölgelerden yeni alınan yerlere devlet eliyle göçmen nakledilmesi. 2. Fetihlere gönüllü olarak katılan gazi-alperenler ve gaza için gelen aşiret mensuplarının bir bölümünün fethedilen kalelerde muhafız olarak bırakıp bir bölümünün de istedikleri yerlere yerleştirilmesi. 3. Kolonizatör Türk dervişlerinin stratejik noktalarda kurdukları tekke ve zaviyelerin faaaliyetleri ve çevrelerinde yerleşim merkezleri kurulması (Alp,1989:47). Balkanlarda tekke ve zaviyeler yalnızca dini-tasavvufi kurumlar olmayıp birer sosyal, siyasi, iktisadi, askeri, ilmi ve kültürel kurumlardır. Osmanlı-Türk kültürü Balkanlara gelince Balkan kültürüyle karşılaştığı yerler kültürel canlanma yaşamıştır. Bu yerlerde ortak Balkan kültürünün temelleri atılmıştır (Yazıcı, 2001:135).
Türk halk kültürü, yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş kuşaktan kuşağa aktarılan bir değerler bütünüdür. Halk kültürü ürünleriyle yaşadıkları yöre arasında bir bağ vardır. Bu ürünlerin şekillenmesinde tarihi ve kültürel mirasın önemli bir rolü vardır. Gelenekler, içinde bulundukları çevrenin sosyo-ekonomik durumuna göre davranış kalıpları geliştirirler. Kendine özgü bir halk kültürü olan Balkanlar, Türklerin gelip yerleşmesiyle bir kültürleşme sürecine girmiştir. Bu etkileşim günümüzde de sürmektedir.
Romen tarihçisi Beldiceanu günümüzde hala Türk kültürü damgasının yaşadığını şöyle anlatmıştır (Koloğlu,1999:7). “.......Gelenekler ve Osmanlı söz hazinesi halklarının dillerinde yaşamağa devam ediyor. Arnavutlar, Bulgarlar, Yunanlılar, Makedonyalılar, Boşnaklar, Sırplar ve Romenlerin miras aldıkları bu hazineye bir göz atılırsa Osmanlı uygarlığının ne derece kendini kabul ettirmeyi becerdiği ve Balkanlardaki yaşamın bazı yönlerini şekillendirdiği fark edilir. Bir evin mobilyası, oda eşyası, giyim, yiyecek ve kent çevresine ait en az iki yüz kelimenin Türkçe olması anlamlıdır”. Yazarın bu değerlendirmeyi izleyen yargısı ise daha da önemlidir. Yazar, “Doğu Avrupa halkları üzerine vurulan bu damga, Balkanlarda yeni bir kent uygarlığının ilk temellerini Türklerin attığını ve bu roldeki önemlerini iyi yansıtmaktadır (Hafız,1985:5-10). Sırp araştırmacı Milan Vasic de işin Hıristiyan çocuklara Türk ismi vermeğe kadar vardığını, iki kültürün birbirini etkilemesi sonucu tam bir ahengin yaratıldığını belirtiyor (Koloğlu,1999:7).
Türk halk kültürü yüzyıllar boyunca Balkan kültürünü besleyen en önemli kaynaktır. Türk halk kültürü Balkanlarda Türk kimliğinin oluşmasını sağlayan en önemli alt yapı kurumu olmuştur. Türklerden atasözlerine mani dörtlüklerinden tekerlemelere kadar Türk dünyasıyla benzerlik gösteren bu kültür hazineleri daha uzun yıllar Balkan Türklerinin kimliklerinin belirlenmesinde büyük rol oynamaya devam edecektir (Saatçı,1999:42).
Bugün Balkanlarda tekerlemeler, masallar, halk hikayeleri, bilmeceler, atasözü ve deyimler türküler, maniler (martifal) ninniler, ağıtlar vb. yaşamaktadır. Bir çok Türk atasözü Balkan dillerine çevrilmiş ve kullanılmaktadır. Bir çok Türk türkü ezgisini Balkan şarkılarında görüyoruz. Balkanlarda Türk kültürünün yöre halkına ne denli etki ettiğinin en açık göstergesi ise onların dillerine girmiş Türkçe kelimelerdir. Sırpça-Hırvatça’ya yedi bin, Makedonca’ya yedi sekiz bin, Bulgarca’ya beş bin, Rumca’ya üç bin, Arnavutça’ya sekiz bin, Macarca ve Romence’ye de çok sayıda Türkçe kelime girmiştir (Genç,1998:2).
Balkan Türk edebiyatı, Türk edebiyatının yanı sıra Balkanlar’daki ulus ve halkların edebiyatlarından da yararlanarak beslenmiştir. Balkan Türk edebiyatı; Türk edebiyatıyla, Balkan edebiyatlarının bir sentezidir (Dzindjiç-Tanaskoviç, 1976:221-230). Bu edebiyat dil ve ifade imkanları itibariyle Türkçedir. Ama unutulmamalıdır ki Balkanlar’da boy verip Balkan ülkelerinin havası içinde yetişip gelişmiştir. Bu edebiyatlar konu ve olaylara bakış açısından yaşadıkları ülkelerin özelliklerini yansıtmaktadır.
Prof. Dr. Sayın Erman Artun makalesinde Edebiyat açısından Balkanlardaki Türk varlığı üzerinde çalışmıştır. Bununla birlikte Balkanlarda güvercin yetiştiricilerinin de Türk isimlerini kullanıyor olmaları Balkanlar’da Türk etkilerini desteklemektedir. Ayrıca balkanlarda kullanılan güvercin renklendirme terimlerinin Denizli’de kullanılanlar ile aynı olması da bu kuşların Denizli’den giden Türk aileleri tarafından o bölgelere götürüldüğünü göstermektedir. Denizliden başka hiç biryerde olmayan Dolapçı renkleri dahil olmak üzere aynen orijinal isimlendirmeleriyle altınbaş, boz, enseli, beyaz, alaca, kurum, ladika ve benzeri bu vesileyle kosovaya taşınmıştır
Diğer sorular
- Balkanlara yerleşen Türk aileleri Güvercin yetiştirmişler midir?
- Balkanlara Dolapçı dışında başka güvercin ırkları da gitmiş midir?
- 1800’lü yıllarda hızlanan ıslah ve geliştirme çalışmaları Anadolu’dan giden kuşlarla yapılmış mıdır?
- Bu ıslah ve Geliştirme çalışmalarını ecdadımız mı yapmıştır?
- Bu ıslah ve Geliştirme çalışmaları sonunda nasıl kuşlar ortaya çıkmıştır?
- Yeni geliştirilen ırklar ve Anadolu’dan giden kuşlar arasında farklılıklar var mıdır? Bunlar birbirinden ayırt edilebilir mi?
- Islah ve Geliştirme çalışmalarının dışında kalabilmiş, yani Anadolu’dan gelen özelliklerini taşıyan kuşlar var mıdır?
- Yeni geliştirilen ırklar Anadolu’da rağbet görmüş müdür? Nerelere çoğunlukla girmiş ve hala beslenmekte midir?
- Bu kuşlar Anadolu’ya girdikleri halde korunabilmiş midir?
İsterseniz her sorunun cevabını ayrı ayrı paylaşalım
Devam edecek….
Sevgi saygılarımla
Hayri ÜN ‘Denizli